Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Kim Nasıl Ölüyor?

Kitabevi çalışanının önerisiyle uzandım ince kırmızı kitaba. “Geceyarısı Kitapları”nın o muazzam baskısından etkilenmemek elde değil, hemen aldım ve iştahla başladım Emile Zola’nın bu kısa öykülerine. Emile Zola ismi bana daima meşhur “J’accuse!” (Suçluyorum/İtham ediyorum) başlıklı açık mektubunu ve Dreyfus davasını çağrıştırmıştır. 19. Yüzyıl Fransa’sını bütün çıplaklığıyla anlatan toplumsal sorunları edebi eserlerinin merkezine yerleştiren Zola yozlaşmayı, çürümüşlüğü, hep duru ve açık bir dille öyküleştirmiştir. Bu sebeple edebiyatta natüralizm akımının kurucusu olarak da anılır. Aslında Zola’nın yaptığı, kapitalist üretim ilişkilerinin yabancılaştırdığı insanı kendisiyle yüzleştirmekten ve sınıfsal çelişkilerin adaletsiz doğasına itiraz etmekten başka bir şey değildir. O kitabevinde uzandığım “Kim Nasıl Ölüyor?”* adlı öykü kitabı da böyle bir itirazın ürünü. Beş farklı sosyal sınıftan beş insanın ölümünü ve cenaze törenlerini konu edinen kısa öyküler gidenlerden çok kalan...

Mısır Devriminin Mil Taşı: Yakupyan Apartmanı

Körfez Savaşı günlerinde geçen Yakupyan Apartmanı*, Mısır edebiyatının köşe taşlarından biri. Mısırlı Arap yazar Alâ El Asvani, sosyolojik tahlillerinin bir ürünü olan romanında çağdaş Mısır toplumuna ve elbette bütün Ortadoğu coğrafyasına ışık tutuyor. Necip Mahfuz’un portreler kitabı “Aynalar” kadar iddialı bir çağdaş Kahire röportajı olan Yakupyan Apartmanı, 1930’ların renkli günlerinden kalma bu hüzünlü binanın sakinlerini ve onların öykülerinden hareketle Mısır’ın başlıca toplumsal sorunlarını konu ediniyor. Kahire’nin cumhuriyet öncesi aristokrasisinin (Paşa’lar devrinin) merkezi olan ve tozlu bir açık hava müzesini andıran Talat Harb Caddesi’ndeki Yakupyan Apartmanı**, romanın ele aldığı sosyal dönüşüme ve bunun yol açtığı toplumsal çelişkilere tanıklık eden sembolik bir mekân. Bir metropolün kültürel zenginliğini kaybettiği, değişen iktidar odaklarına paralel olarak Kahire’ye içkin kentsel değerlerin de tahrip olduğu bir sürecin tanığı ve yer yer ev sahibi… Alâ El Asvan...

İğreti Novella

Bir gazetenin kitap ekindeki iddialı söyleşisiyle tanıdım Burhan Sönmez’i. Edebiyat dünyasında çok ses getiren son romanı Labirent* okuduğum ilk kitabı oldu haliyle. Herhangi bir kitap hakkında yazıp çizmeden önce o yazarı tanımanın gerekliliğine inananlardanım. Şahsiyetinden değil, ama yazım dilinden, kurmaca becerisinden ya da düşünsel/bilimsel izleğinden söz ediyorum. Dolayısıyla Burhan Sönmez’in, okuduğum bu ilk kitabı üzerine yazmışlığım başlı başına kendimle bir çelişki oluşturuyor. Fakat bir süre, yazarın ikinci bir kitabını okuma niyetim olmadığından bu yazıda Labirent’i bir kenara not etmek ve ileride dönmek arzusundayım. Labirent intihar edip ölmemiş, ancak hafızasını kaybetmiş bir müzisyenin aynalar karşısında kaybettiği benliğini arayışını konu ediniyor. Yazarın, bu arayışı muhayyel bir ereğe, ardı bilinmez bir çıkış kapısına ilerleyiş olarak labirente benzettiğini düşünebiliriz. Yine de bu “yeni çağ romanının” adına ve kapak görseline esin kaynağı ...

Siyasi Çıplaklığın Romanı: Görmek

Nobel Edebiyat Ödüllü (1998) José Saramago’nun seri romanları "Körlük" ve "Görmek" üzerine birkaç söz… Saramago’nun özgün dili, romanlarının ironik ve sürükleyici kurgusu, bütün dünyada iyi bir okur kitlesine ulaşmasını sağladı. Ben de Körlük’ü elime aldığımda, daha önce okumuş olduğum Kabil, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş, Bilinmeyen Adanın Öyküsü gibi eşsiz eserlerinin heyecanını duyuyordum. Oysa Körlük romanının, yazarın anlatım inceliği dışında beklentimi karşıladığını söylemek zor. Okurken sıkılıp fazlaca uzatıldığını düşündüğüm bu ilk kitapta; beyaz körlüğün, bilinmeyen ülkenin insanlarını açlık ve korkuya hapsedişi ve insanın içindeki bencilliğin, kötülüğün ortaya çıkışı anlatılır. Görmek ise çok farklı, konu bakımından daha sarsıcı bir roman. Bilinmeyen ülkenin başkentinde gerçekleşen yerel seçimlerde halkın büyük çoğunluğunun boş oy kullanmasıyla başlayan siyasi krizi konu edinir. Saramago bu siyasi itaatsizliğin karşısında devlet aklının işletilmesi...

"Ben İstanbulluyum!"

Hıfzı Topuz çocukluk ve gençlik yıllarının Nişantaşı’nı anlatmaya koyulduğunda coşkuyla haykırmış olmalı böyle. 2017’nin 17 milyonluk İstanbul’undan bir göçmen gözüyle bakıyorum bu söze. Gurur verici ve gösterişli görünen ama ruhsal yükü oldukça ağır bir durum olmalı şu İstanbulluluk. Benim için anı kitaplarını çekici kılan şey, onların, bambaşka dünyalara yapılan birer yolculuk olmalarıdır. Hıfzı Topuz da “Bir Zamanlar Nişantaşı’nda” diye başlayıp 1930’lara uzanan bir yolculuğa çıkarıyor okurlarını. Kitap, Nişantaşı’nın tarihinden, kültürel atmosferinden ve meşhur sakinlerinden kesitler sunuyor. Uzun, kronolojik bir anlatıdan değil, dizimini çok başarılı bulduğum kısa bölümlerden oluşuyor. Deneme ve anı türlerindeki yapıtlarda metinlerin sırası belirlenirken hiç kuşkusuz tarihsel sıralamanın ötesinde bir çalışma yapılmalı. Elimizdeki kitapta böyle bir çalışma yapıldığını ve metinlerin birbiri ardına yerli yerince oturduğunu düşünüyorum. Hıfzı Topuz’la eski Nişantaşı yolc...

Evren'in Emeklilik Mektubu

Tarih 2 Mayıs 1961... Kurmay Albay Kenan Evren, "Osmancığım" diye hitap ettiği Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri ve MBK üyesi Osman Köksal'a bir mektup yazar. Evren, yakın arkadaşına ordudan ayrılma niyetinden söz etmekte ve ondan yardım istemektedir: "(...) Sevgili kardeşim, biliyorsun biz 37'lilerle muameleye tabi olduğumuzdan bu sene son şansımız. Bunda da muvaffak olamazsam 30 ağustos'tan sonra niyetim ayrılmaktır. Emin ol bugüne kadar çeşit çeşit kaprisi olan kimselerle çalışmaktan ve her birine göre ayrı şerbet vermekten yıldım. Bugün son rütbemize yaklaştığımız halde, hâlâ kısım amiri gibi çalışmak, daktilo yazmak ve muamele görmekten kurtulamadım. Biz hangi rütbeye geldikse o rütbe kıymetini kaybetti. Sınıfımızın kalabalıklığı mıdır, yoksa başka bir sebep midir bilmem. Biz yüzbaşı ve binbaşı iken albayın durumu ile şimdiki arasında çok fark var. Daha anlatması bir hayli uzun sürecek ve senin hakikaten kıymetli dakikalarını alacak sebepler dolayı...

Hayat Biriktirmekten İbarettir

Selçuk Altun, son romanı Ardıç Ağacının Altında’da, kibirli ve kadın delisi bir estetin ilginç yaşamını anlatırken kurguyu taşıyan gizemleri, kendi bellek mekanlarını ve entelektüel meraklarını en iyi şekilde kullanıyor. Annesinin ölümünün ardından dedesi Ratip Sipahi’nin nüfusuna geçerek onun tarafından yetiştirilen Erkan, bir Karadeniz kasabası olan Tirebolu eşrafından dedesinin arzusuyla önce Samsun Maarif Koleji’ne, ardından Boğaziçi Üniversitesi’ne gider. Böylece Selçuk Altun romanın henüz başında, kendi özgeçmişini başkahramanına yansıtarak okuyucuya eserin otobiyografik niteliğini sorgulatmaktadır. Söz konusu aktarımın önemi ve anlamı, roman ancak kendi bütünlüğü içerisinde değerlendirildiğinde berraklığa kavuşur. Yazar, ömür çizgisinin dönemeçlerine sahne olan mekanları ve yerel ilişkileri romanda çok iyi kullanmıştır. Erkan Sipahi, finans sektöründeki yöneticilik pozisyonundan istifa ederek hali hazırda sürdürdüğü koleksiyonculuğa ve çeşitli sanat eserlerinin ticare...